Boğaziçi Üniversitesi'ndeki ilk günlerimde tanıştığım Akif Görür'ün aşağıda gördüğünüz efsane tableti vardı. Sene 2005 !!!

Gördüğümde ağzımın açık kaldığını dün gibi hatırlıyorum. Wacom kalemiyle falan efsane bir aletti. Klavyesi çıktığında baya daha ince oluyor.

Ben de bunu gördükten sonra babama 14inch boyutunda kocaman bir tablet aldırmıştım. İsmini bile hatırlamadığım çoktan batan bir Amerikan markasıydı. Ağırdı, kocamandı. Hiç tatmin olmamıştım. O tableti normal bilgisayar gibi kullanmak zorundaydın. Kucağına koymak zorundaydın çünkü 2 kilodan fazlaydı.

Aradan birkaç sene geçti. Tabi ben bu geçen vakitte sürekli çılgınlar gibi bu piyasayı takip ediyordum. O sıralar 7inch tabletler çok modaydı. Tablet PC deniyordu onlara. Bir de onlardan daha çılgın olan ve Micro PC olarak anılan Sony UX280P vardı.

Ben sürekli bunlara bakardım. Bazen de Akif'le birlikte bakardık. Karşılaştırırdık.

Birgün bir haber geldi ve Akif'in çalıştığı yerden biri bu aletten getirmişti Amerikadan. Satıyordu. Gittim, yerinde gördüm ve dibim düştü.

Babama nasıl yalvardığımı hiç unutmam. "Zaten bilgisayarın var" diyordu. Ben de bunun aslında bilgisayar olmadığını söylüyordum. Diğerini her gün okula taşımaktan kolum koptuğunu falan söylediğimi hatırlıyorum. Babam da o zamanlar zaten saçımı kesmem konusunda sürekli ısrar ederdi. Fırsat bu fırsat diye düşündü herhalde ve bana saçımı kesersem alacağını söyledi. Ben de hemen taman dedim. Ve aldık.

Gerçekten dediğim gibi oldu. Hergün ve her zaman yanımda taşıyordum. Kullandığım çantamın küçük gözüne sığıyordu. Hatta uzun tatile giderken laptop'ımı laptop gözüne, bunu da aşağıda gözüken küçük göze koyardım. Cuk diye girerdi.

Sonra...

Bluetooth kulaklığımla yolda müzik dinlerdim.

Kitap okurdum.

Şarjı da 2-3 saat falan giderdi. İçinde Intel Core Solo ULV (Ultra-low voltage) işlemci vardı. Onun sayesinde şarjı iyi giderdi. Tabi şimdiki işlemcilerle karşılaştırılmaz bile.

Önceleri derste, yada ders aralarında Google araması yapma, email'lere bakma, Facebook'a girme gibi şeyler için kullanıyordum. O zamanlar mobil versiyon diye bir şey nereydese hiç yoktu (iPhone OS öncesi). Full Gmail vardı :)

Herkes ya kocaman bilgisayar açıyordu yada bilgisayar labına gidiyordu Facebook'a falan girmek için. Şimdiki gençlik bilmez o günleri. Hey gidi hey. Ama ben yolda hallediyordum işimi. Karizma!

Öğrenci Temsilciliği olarak küçük bir odamız vardı. Bir kısmını da hocalar depo olarak kullanıyordu. Ordan büyük tüplü bir monitörü kendime bağladım. Nasıl olsa kimse çalmaz diye bu aletin dock'ını da orada bırakıyordum. O zamandan sonra ödevler için büyük bilgisayarı taşımaz oldum. Okulda çantamdan çıkarıp çat diye dock'a koyuyordum ve Eclipse ile çalışıyordum. Python, Perl, Java.. Ne ararsan vardı.

Yeni çekilmiş bir fotoğraf: Dock ile ekrana bağlı:

Sonra tabi iPhone'lar, Android'ler çıktı. Bu aletin gerekliliği baya baya azaldı. Ve raflarda yerini aldı.